Üstün Dökmen’i pek çoğunuz bilirsiniz… “Küçük Şeyler 2″ kitabında çok hoş bir tanım ve hikaye var…
Tulumbacı sendromu hayat boyu pek çok kez düştüğümüz bir hata… Üstün Dökmen ise bu tanımlamayı şu hikayeden çıkarmış;
Bir zamanlar İstanbul’da şimdiki gibi itfaiye sistemi olamayacağından yangınlar büyük sorun çıkarırmış. O zamanlar itfaiyenin görevini sırtındaki tulumbayı yangına taşıyan ve söndürmeye çalışan tulumbacılar üstlenirlermiş. Eğer tulumbacı gurubu yangına giderken bir başka tulumbacı gurubu ile karşılaşırsa kavga çıkar ve kazanan yangını söndürme hakkı kazanırmış. Tüm mahalleli de bu olayı izler, kazanana alkış tutarlarmış. Pekala, yangın ne oldu?
Tulumbacı sendromunu kısaca şu şekilde tanımlayabiliriz;
Belirledikleri bir hedefin peşinden koşan insanların, o ana kadar planlarında bulunmayan yeni hedeflere yönelmeleri
Bu konu ile ilgili Nietzsche’nin de sevdiğim bir sözü var;
“Genellikle yolculuk boyunca, yolculuğun amacını unuturuz… Amaçlarımızı unutmak en yaygın aptalca davranıştır…” Nietzsche
